Valid XHTML 1.0 Transitional Valid CSS!

On Dokuzuncu Yüzyılda İngiliz Kadın Yazarlar

CSS Template

 

  • Hazırlayanlar: Prof.Dr.A.Deniz BOZER
  • Fiyat: 55.00 TL Hacettepe Öğrencileri İçin Fiyat: 45.00TL
  • Yayın Yılı: 2018
  • Sayfa: 328
  • ISBN 13: 9754914788

Hacettepe Üniversitesi İngiliz Edebiyatı ve Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından hazırlanan İngiliz Kadın Yazarlar serisinin üçüncüsünü : _şturan bu kitap, on dokuzuncu yüzyılda edebi veya edebiyat dışı alanlarda rser vermiş olan İngiliz kadın yazarların ve bazı İskoç, İrlandalı ve Galli .vadin yazarın ve belli başlı eserlerinin tanıtıldığı bir Giriş bölümü, dönemin bazı yazarlarının ele alındığı sekiz bölüm ve bu dönemde yazmış olan kadın yazarların eserlerinden parçaların Türkçe çevirilerini içeren bir seçkiden oluşmaktadır.
Deniz Bozer tarafından kaleme alınmış olan Giriş bölümünde Birleşik Krallık (İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda) edebiyatına biçemsel veya tematik yönden katkı yapmış ve roman, öykü, şiir, tiyatro, biyografi, oto­biyografi, anı, günce, seyahatname gibi değişik edebi türlerde yazmış bazı kadın yazarlar ve edebiyat dışı alanda önemli konularda etkin biçimde görüş­lerini kaleme almış kadınlar ele alınmaktadır ve zaman zaman birincil kay­naklardan yapılan alıntılarla eserleri örneklenmektedir. Genel okur tarafın­dan daha yakından tanınan Bronteler ve Jane Austen gibi yazarlar yerine, üzerinde göreceli olarak daha az durulmuş, daha az bilinen ama yazdıkları eserlerle dönemlerinin yazınına katkıda bulunmuş yazarlara Bozer daha çok yer vermektedir. Bu bölümde üstünde durulan yazarlar tamamen kişisel bir değerlendirme sonucu ve katkılarının önemi doğrultusunda seçilmişlerdir; dolayısıyla Giriş bölümü anılan yüzyılda yazmış tüm kadın yazarları içermez. Bu bölümde her edebi tür içinde yazarlar kronolojik olarak incelenmektedir. Buradaki amaç ele alınan konular ve kullanılan tekniklerdeki değişim ve gelişmeye dikkat çekmektir. Bazı yazarların bir sonraki yüzyıla sarkan önemli eserlerine de değinilmiştir. Takip eden sekiz bölümde incelenen yazarlar ise doğum tarihlerine göre kronolojik olarak sunulmuştur. Hem Giriş'te hem de bu bölümlerde adı geçen eserlerin içeriklerine ışık tutmak amacıyla parantez Önsöz
içinde Türkçeleri verilmiştir. Birinci bölümde "Joanna Baillie'nin De Monfort Adlı Trajedisi: Gotik ve Romantik Gelenekler Arasında Bir Köprü" adlı çalış­masıyla A. Deniz Bozer Romantik tiyatronun en önemli kadın yazarı Baillie'nin adı geçen trajedisinde görülen Gotik ve Romantik öğeleri örnekle­yerek incelemektedir. Oyunun kahramanı, oyundaki zaman ve mekân, at­mosfer, delilik izleği ve hayalet olgusu Gotik gelenek çerçevesinde ele alın­makta, yanı sıra oyunda bu geleneğe ait zayıf ve darda kalmış bir kadının güçlü bir erkek tarafından kurtarılması temasının ters yüz edilerek güçlü bir kadının erkeği sıkıntılı durumlardan kurtarmaya çalışmasına dikkat çekil­mektedir. Romantik Akım bağlamında ise oyunda yer alan ölüme duyulan özlem, sınıflar arası farklılığa karşı çıkış, ensest, bireysellik, gerçeklerden kaç­ma, güçlü bir hayal gücü ve mutlu bir çocukluk gibi temalar tartışılmaktadır. Bozer'in bu çalışmasında ayrıca Baillie'nin çizmiş olduğu De Monfort karak­terinin Byronvari kahramanın ilk örneği olduğunun altını çizdiği görülmek­tedir. "Dorothy Wordsworth'ün Bir Yazar Olarak Portresi: Alfoxden Journal ve Grasmere Journal" başlıklı ikinci bölümde Huriye Reis Romantik dönemin kadın yazarlarından biri olan Dorothy Wordsworthun Alfoxden Journal (1798, Alfoxden Günlüğü) ve Grasmere Journal (1803, Grasmere Günlüğü) adlı günceleri üzerinden onun yazarlıkla olan çelişkili ilişkisini ortaya koy­maktadır. Daha çok İngiliz Romantik Akım'ının önde gelen yazarlarından olan William Wordsworthun kız kardeşi olarak tanınan Dorothy Wordsworth un edebiyata olan katkıları hem kendi zamanında hem de son­rasında çoğunlukla William Wordsworth un eserlerine yaptığı katkılar çerçe­vesinde değerlendirilmiş ve Romantik Akım içindeki yeri William Wordsworth un şiirlerini temize çeken ve düzenleyen kişi olarak belirlenmiş­tir. Ancak, Dorothy Wordsworth çok sayıda günlük ve şiir yazmış bir yazar­dır. Reis, bu bölümde Dorothy Wordsworth'ün şiirlerinden ve günlüklerinden anlaşıldığına göre kendisini yazar, özellikle şair, olarak tanımlamakta zorlan­dığını ve yazdıklarının yeterince iyi olmadığını düşündüğünü ortaya koy­makta, Dorothy Wordsworth un kardeşi William Wordsworth'le olan hayatı­nı anlattığı Alfoxden Journal ve Grasmere Journal adlı güncelerinde onun yazarlıkla ilgili tutum ve görüşleri incelemekte, Dorothy Wordsworth un ya­zarlığının gerektirdiği özgüven ve toplumsal kabulden yoksun bırakıldığını ortaya koymaktadır. Sonraki bölümde Şebnem Toplu "Jane Austen'ı Aykırı Bir Yazar Olarak Okumak" adlı çalışmasında 1980'li yıllarda Raymond Williams'ın Marksist düşünceden kaynaklanarak geliştirdiği tartışmayı dayaÖnsöz
tak atzn r:r eleştiri yöntemi olan Kültürel Materyalizmin öncülerinden Alan irec îr. metnin kendi bağlamı içerisindeki baskın ideolojiye koşut gibi gö- jer. ır.cak bir noktada yazarın aykırılığını ele veren yönleri ön plana çıkar- ı r aya koyduğu aykırı okuma yöntemi doğrultusunda Jane Austen ro- ele almaktadır. Jane Austen'ın romanlarında toplumun baskın dü- sj--.ce vapısını yansıtan aile bireyleri olarak anne ve/veya babanın dayattığı ~.?-.tı.< evliliklerine karşı çıkılarak yapılan evlilikler örneklerle ortaya konur- i^r. Toplu, bu evlilikleri metin-bağlam çerçevesinde inceleyerek aykırı oku- rna yöntemi ile baskın ideolojiye ters düşen noktaları irdelemektedir. Takip eden "Margaret Holford'un Margaret of Anjou (Anjoulu Margaret) Adlı Sunnde Dişi Kurt İmgesine Yeniden Bakışı" adlı bölümde Burçin Erol on dokuzuncu yüzyılda kız çocuklarının klasik dil ve edebiyatlarda eğitimli ol­madıklarından, bu yüzyılda kadın yazarların pek çok edebi türde eser verme­lerine rağmen yaygın olarak epik yazmadıklarını vurgulamaktadır. Margaret Hodson'un az bilinen ve Ortaçağ'ın son dönemlerinde yaşamış olan İngiltere Kralı VI. Henry'nin Fransız asıllı kraliçesini konu alan Margaret of Anjou 1816) adlı epik şiiri bu doğrultuda incelenmektedir. Kendi zamanında ve daha sonraları kötü bir şöhretle anılan, iktidar heveslisi, kindar bir kişilik olarak çizilen bu kraliçenin genelde erkeklere atfedilen gücüyle tarih sahnesinde yer alışı ve Hodson'ın bu kadın kahraman hakkında yazdığı epik şiirle Anjoulu Margaret'e olumlu ve objektif bir bakış açısıyla yaklaşıp, ona adeta saygınlığını iade etmesi ortaya konmaktadır. Erol, Hodson'un kötüle- nen bir tarihî kadın karakteri ele alıp, bunu da kadınların az eser verdiği epik şiir türünde kaleme almasıyla onun bir kadın yazar olarak pek çok açıdan alışılagelmiş kalıpları kırdığını tartışmaktadır. Beşinci bölümde Hande Seber "Kadını Sessiz Kılan Mitleri Yeniden Yorumlayan Bir Kadın Şair: Elizabeth Barrett Browning" adlı yazısında Browning'in başyapıtı olarak kabul edilen Aurora Leigh (1856) başlıklı eserde bu esere adını veren ana karakterin şair olma yolunda yaşadığı güçlükleri ve tüm bu güçlüklere rağmen ideallerine ulaşmak için gösterdiği azmi konu eder. Hayat ve sanat hakkındaki tüm gö­rüşlerini Aurora aracılığıyla yansıtan şairin eserin pek çok yerinde kadınları sessiz kılan ve onları toplum tarafından belirlenmiş imgelere hapseden kalıp­laşmış düşünceleri, mitleri ve hikâyeleri sorgulayışı ele alınır. Ostriker'ın "re- visyonist mit üretmek" olarak tanımladığı yaklaşımla Browning'in mitleri bir kadın şair olarak kendi bakış açısından yeniden değerlendirip, yorumlayarak yüzyıllardır şair olarak sesini duyurabilmek yerine şiire sessiz ve güzel bir
x j Önsöz
varlık olarak esin kaynağı olmuş, obje konumuna indirgenmiş kadını bu ko­numdan kurtarma gayreti vurgulanır. Seber, şiirin ana karakteri Aurora'yı toplumun kadınlara uygun gördüğü rolleri reddedip, bir kadının şair olarak da saygın bir konuma gelebileceğini kanıtlayan, erkek egemen edebiyat gele­neğinde birbirine zıt görülen iki kavramı, yani kadın ve şairi bir araya getire­rek kendine bir kimlik edinmeyi başaran azimli ve kararlı bir kişilik olarak ele alır ve tartışır. "Bir Kadın Yazar Portresi: Elizabeth Gaskelldan The Life of Charlotte Bronte" başlıklı ve Belgin Elbir'in kaleme aldığı altıncı bölümde Charlotte Bronte'nin babası Patrick Bronte nin talebi üzerine Elizabeth Gaskell'ın arkadaşı ve meslektaşı Charlotte Bronte'nin 1855 yılında vefatın­dan sonra yazdığı ve 1857de yayımlanan biyografik eser incelenmektedir. Kadın yazarların ve kadınların yazdıkları eserlerin toplumsal cinsiyet rolleri­ne ilişkin söylemler bağlamında tartışıldığı bir dönemde, ünlü ama gizemli yaşamı merak uyandıran bir kadın yazarın, bir başka ünlü kadın yazar tara­fından kaleme alınmış biyografisi olma özelliğiyle The Life of Charlotte Bronte söz konusu söylemlere ve değerlendirmelere müdahale niteliğinde bir katkı olarak ele alınmaktadır. Bu biyografide Gaskell biyografi türünün yazarına tanıdığı olanakları değerlendirerek ve aynı zamanda kendi romancı yetenek­lerini kullanarak bir portre oluşturmaktadır. Bu portre Charlotte Bronte'yi mesleğine tutkuyla bağlı, yaşamındaki büyük zorluklara ve acılara rağmen romanlarını yazmayı kararlılıkla sürdüren ve eserlerinin cinsiyet normlarıyla değerlendirilmesine ilkeli bir tutumla karşı çıkan bir yazar ve yaşamı boyun­ca erdemli, tevazu sahibi, ailesine ve görevlerine sadık, kusursuz bir kadın olarak betimlemekte, böylece özel yaşam ile meslekî yaşamın bir yandan çe­lişirken öte yandan iç içe geçtiği ortaya konmaktadır. Elbir'in tartıştığı üzere, bu yaşam öyküsü üzerinden Gaskell cinsiyet rollerini özel ve kamusal yaşam ayrımına dayandıran ve kadın yazarları bu çerçevede değerlendiren ve eleşti­ren bakış açısını, diğer bir deyişle ayrı alanlar söylemini sorgulamaktadır. "George Eliot'ın Daniel Deronda Başlıklı Romanında Çağın Ötesinde Bir Kurgulamayla Yahudiliğe olan Yaklaşımı" adlı yedinci bölümde Aytül Özüm Eliot'ın kendi hayatından izler de taşıyan son romanı Daniel Deronda'da (1876) önce Gwendolen ve Deronda karakterlerinin merkeze alındığının ama romanda daha sonra birleşen iki farklı anlatı bulunduğunun altını çizer­ken yazarın farklı uluslara ve dinlere karşı hoşgörülü olunması gerekliliğini vurguladığını ortaya koyar. Özüm, bu yazıda kimilerince Siyonizmin öncülü­ğünü yaptığı iddia edilen George Eliot'ın adı geçen romanında milliyetçilik, Önsöz xi
i- i:vet ve hoşgörü gibi kavramları romanın biçimsel bütünlüğü içinde ince- .ektedir. Son bölümde Özlem Uzundemir "Christina Rossetti'nin Baladla­rında ve Lirik Şiirlerinde Kadın Portreleri" adlı yazısında Christina R jssetti'nin 1840'ların sonu ile 1865 arası kaleme aldığı ve başlıkları kadın adlarından oluşan şiirlerinde Viktorya Döneminin toplumsal cinsiyet rolle- r_ıl, kadının toplum içindeki edilgen rolünü ve eve hapsedilmesini, dönemin : .-arlarının aşina olduğu geleneksel şiir türlerinden balad ve lirik şiiri kulla- r.irak sorgulamasını incelemektedir. Uzundemir, Rossetti'nin "Fair Marga- ret," "Maude Clare," "Sister Maude," "Cousin Kate," "Margery," "Maggie a lady" ve "Jessie Cameron," "Mariana," "Annie" ve "Helen Grey" şiirlerini bi­çim ve izlek açısından sınıflandırarak, kadının toplumdaki yeri ve sorunları­nın bu şiirlerde nasıl yansıtıldığını tartışmaktadır.
Kitabın sonunda ise on dokuzuncu yüzyılda farklı türlerde ve konular­da yazmış bazı kadın yazarların metinlerinden parçalar seçilerek Türkçeye çevrilmiştir. Bununla amaçlanan, çoğunlukla ticari nedenlerle dilimize çev­rilmemiş olan bu eserleri biraz da olsa okuyucuya tanıtabilmektir. Bu çevi­riler hem kronolojik olarak hem de paralel metin halinde sunulmuş, İngiliz­ce ve Türkçeleri art arda konmuştur. Böylelikle, özellikle çeviriyle ilgilenen okurların kaynak ve hedef metni karşılaştırarak değerlendirme yapabilmeleri sağlanmıştır.
Bu kitabın Birleşik Krallık edebiyatına ilgi duyan ama birincil ve ikincil kaynaklan özgün dilinde okuyamayan tüm edebiyat meraklıları ile özellikle İngiliz edebiyatıyla ve kadın yazınıyla ilgilenen genel okur, öğrenci ve akade­misyen için ilginç ve verimli bir okuma olacağını umuyorum.